Davranışçı Kuram Nedir? Toplumsal Cinsiyet, Irk ve Sınıf Ekseninde Davranışların Sosyal Kökenleri
Davranışçı kuramı ilk öğrendiğimde aklımda kalan temel soru şuydu: İnsanlar gerçekten yalnızca yaşadıkları sonuçlara göre mi davranmayı öğrenir? Bir davranış ödüllendirildiğinde tekrarlanıyor, cezalandırıldığında azalıyor olabilir. Fakat günlük hayata baktığımızda mesele bundan çok daha karmaşık görünüyor. Çünkü herkes aynı davranışın karşılığında aynı ödülü, aynı cezayı ya da aynı toplumsal tepkiyi almıyor.
Bir çocuğun sınıfta sözünü kesmeden konuşması “saygılı” bulunurken başka bir çocuğun aynı davranışı “çekingenlik” olarak yorumlanabiliyor. Bir kadının iş yerinde ısrarcı olması “zorlayıcı” görülürken bir erkeğin aynı tutumu “liderlik” olarak değerlendirilebiliyor. Benzer şekilde ekonomik olarak avantajlı bir ailede yetişen çocukla yoksulluk deneyimi yaşayan çocuğun davranış repertuvarı ve davranışlarının sonuçları birbirinden ciddi biçimde ayrılabiliyor.
Bu nedenle davranışçı kuramı yalnızca bireyin davranışlarını açıklayan psikolojik bir model olarak değil, davranışların hangi sosyal koşullarda öğrenildiğini sorgulamak için de kullanabileceğimiz bir çerçeve olarak düşünmek bana daha anlamlı geliyor.
Davranışçı Kuramın Temel Mantığı Nedir?
Davranışçı yaklaşım, özellikle 20. yüzyılın ilk yarısında psikolojinin önemli kuramsal yönelimlerinden biri haline geldi. John B. Watson davranışın gözlemlenebilir yönlerine odaklanırken, B. F. Skinner davranışın sonuçları tarafından şekillendirilmesini açıklayan edimsel koşullanma yaklaşımını geliştirdi.
Davranışçılığın temel varsayımlarından biri, davranışların çevresel uyaranlar ve sonuçlarla ilişkili olarak öğrenilebildiğidir. Ödül davranışın tekrarlanma olasılığını artırabilir; ceza ise belirli koşullarda davranışın azalmasına yol açabilir. Burada önemli olan nokta, davranışın “doğuştan ve değişmez” bir özellik olarak görülmek yerine öğrenilebilir ve değiştirilebilir kabul edilmesidir.
Örneğin bir öğrenci derste konuştuğunda öğretmeni onu takdir ediyor ve sınıf arkadaşları da olumlu tepki veriyorsa, öğrenci söz almaya daha yatkın hale gelebilir. Tam tersine, sürekli olarak küçümsenen veya susturulan bir öğrenci zamanla konuşmaktan kaçınmayı öğrenebilir.
Ancak tam burada sosyal faktörler devreye girer: Kimin davranışı ödüllendiriliyor, kimin davranışı cezalandırılıyor ve bu kararları kim veriyor?
Davranışların Öğrenilmesinde Toplumsal Normların Rolü
Toplum yalnızca bireylerin bir arada yaşadığı bir ortam değildir; aynı zamanda hangi davranışların “normal”, “uygun”, “başarılı” veya “ayıp” kabul edileceğini belirleyen normlar üretir.
Çocukluk döneminden itibaren insanlar aileden, okuldan, arkadaş çevresinden ve medyadan çeşitli davranışların sonuçlarını gözlemler. Bir çocuk ağladığında “erkekler ağlamaz” denmesi, yalnızca o anki davranışa yönelik bir yorum değildir. Çocuğa aynı zamanda hangi duygusal davranışların toplumsal olarak kabul edilebilir olduğu konusunda bir mesaj verilir.
Toplumsal cinsiyet açısından düşünüldüğünde davranışçı perspektif oldukça ilginç hale gelir. Çünkü kadınlara ve erkeklere farklı davranışların farklı sonuçlar doğuracağı tekrar tekrar gösterilebilir.
Kız çocuklarının sessiz, uyumlu ve yardımsever olmaları övülürken; erkek çocuklarının cesur, rekabetçi ve bağımsız davranmaları teşvik edilebilir. Bunlar elbette bütün ailelerde veya bütün kültürlerde aynı biçimde yaşanmaz. Ayrıca toplumsal cinsiyet deneyimi sınıf, ırk, etnik köken, engellilik, yaş ve cinsel kimlik gibi faktörlerle kesişebilir.
Dolayısıyla “kadınlar böyledir” veya “erkekler şöyledir” demek yerine, hangi davranışların hangi sosyal çevrede ödüllendirildiğini sormak daha açıklayıcıdır.
Kadınların Deneyimleri: Davranıştan Önce Gelen Sosyal Koşullar
Kadınların sosyal yapıların etkilerini deneyimleme biçimleri birbirinin aynısı değildir. Bununla birlikte toplumsal cinsiyet normlarının davranışlar üzerinde yaratabildiği baskıyı göz ardı etmek de mümkün değildir.
Bir kadın iş yerinde toplantıda sürekli sözünün kesildiğini düşünelim. Zaman içinde daha az konuşmaya başlaması yalnızca “özgüven eksikliği” şeklinde açıklanabilir mi? Davranışçı açıdan bakıldığında, konuşma davranışının sosyal sonuçları incelenmelidir. Eğer konuştuğunda sürekli olarak bölünüyor, fikirleri dikkate alınmıyor veya aynı fikir bir erkek çalışma arkadaşından geldiğinde daha fazla değer görüyorsa, konuşmama davranışının öğrenilmesi şaşırtıcı değildir.
Burada kadınları yalnızca “mağdur” konumuna yerleştirmek de doğru olmaz. Farklı kadınlar aynı yapısal koşullara farklı tepkiler verebilir. Kimi mücadele etmeyi, kimi geri çekilmeyi, kimi mizahı, kimi örgütlenmeyi, kimi ise başka bir çalışma alanına geçmeyi tercih edebilir.
Bu çeşitlilik önemli. Çünkü sosyal yapıların etkisini kabul etmek, bireysel iradeyi tamamen ortadan kaldırmak anlamına gelmez.
Ayrıca kadınların deneyimleri sınıfsal konum ve ırksallaştırma süreçleriyle değişebilir. Orta sınıf bir kadının iş yerindeki deneyimiyle düşük gelirli bir kadının iş güvencesizliği, bakım sorumlulukları ve çalışma koşulları aynı değildir. Dolayısıyla toplumsal cinsiyeti tek başına açıklayıcı değişken olarak ele almak eksik kalabilir.
Erkeklerin Deneyimleri ve Çözüm Odaklı Yaklaşım
Erkeklerin toplumsal normlardan etkilenmediğini düşünmek de büyük bir hata olur. “Güçlü ol”, “duygularını belli etme”, “başarısız olma”, “ailenin sorumluluğunu taşı” gibi beklentiler bazı erkeklerin davranışlarını güçlü biçimde şekillendirebilir.
Örneğin yardım istemenin zayıflık olarak değerlendirildiği bir çevrede büyüyen bir erkek, zorlandığında destek aramaktan kaçınmayı öğrenebilir. Burada davranışçı açıdan bakıldığında destek istememe davranışının arkasındaki sosyal sonuçlara odaklanmak gerekir.
Ancak erkeklerin bu konulara yaklaşımında çözüm üretme isteği de önemli olabilir. İş yerinde cinsiyet eşitsizliği gören bir erkek, yalnızca “bu sistem yanlış” demek yerine toplantılarda kadın çalışma arkadaşlarının sözünün kesilmesini engellemek, işe alım kriterlerini gözden geçirmek veya bakım sorumluluklarını daha adil paylaşmak gibi somut adımlar atabilir.
Fakat bunu bütün erkeklere yüklemek de doğru değildir. Bazı erkekler eşitsizliği fark etmeyebilir, bazıları fark edip değiştirmek isteyebilir, bazıları ise mevcut düzenin kendilerine sağladığı avantajları kaybetmek istemeyebilir.
Bu nedenle çözüm odaklılık, erkeklerin doğasında bulunan bir özellik değil; öğrenilebilen bir davranış biçimi olarak görülmelidir.
Irk ve Etnik Köken: Aynı Davranış Neden Farklı Sonuçlar Doğurabilir?
Davranışçı yaklaşımı ırk ve etnik köken bağlamında ele alırken özellikle dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü burada yalnızca bireyin ne yaptığı değil, toplumun o bireyin davranışını nasıl yorumladığı da önem kazanıyor.
Aynı davranış farklı sosyal gruplardan gelen insanlar tarafından gerçekleştirildiğinde farklı biçimde değerlendirilebilir. Bir kişinin kendini savunması bir ortamda “özgüven”, başka bir ortamda ise “saldırganlık” olarak yorumlanabilir. Bu yorumların tarihsel önyargılarla ilişkili olabileceğini gösteren sosyal psikoloji araştırmaları, davranışların değerlendirilmesinin yalnızca davranışın kendisine bağlı olmadığını ortaya koymaktadır.
Davranışçı kuramı ilk öğrendiğimde aklımda kalan temel soru şuydu: İnsanlar gerçekten yalnızca yaşadıkları sonuçlara göre mi davranmayı öğrenir? Bir davranış ödüllendirildiğinde tekrarlanıyor, cezalandırıldığında azalıyor olabilir. Fakat günlük hayata baktığımızda mesele bundan çok daha karmaşık görünüyor. Çünkü herkes aynı davranışın karşılığında aynı ödülü, aynı cezayı ya da aynı toplumsal tepkiyi almıyor.
Bir çocuğun sınıfta sözünü kesmeden konuşması “saygılı” bulunurken başka bir çocuğun aynı davranışı “çekingenlik” olarak yorumlanabiliyor. Bir kadının iş yerinde ısrarcı olması “zorlayıcı” görülürken bir erkeğin aynı tutumu “liderlik” olarak değerlendirilebiliyor. Benzer şekilde ekonomik olarak avantajlı bir ailede yetişen çocukla yoksulluk deneyimi yaşayan çocuğun davranış repertuvarı ve davranışlarının sonuçları birbirinden ciddi biçimde ayrılabiliyor.
Bu nedenle davranışçı kuramı yalnızca bireyin davranışlarını açıklayan psikolojik bir model olarak değil, davranışların hangi sosyal koşullarda öğrenildiğini sorgulamak için de kullanabileceğimiz bir çerçeve olarak düşünmek bana daha anlamlı geliyor.
Davranışçı Kuramın Temel Mantığı Nedir?
Davranışçı yaklaşım, özellikle 20. yüzyılın ilk yarısında psikolojinin önemli kuramsal yönelimlerinden biri haline geldi. John B. Watson davranışın gözlemlenebilir yönlerine odaklanırken, B. F. Skinner davranışın sonuçları tarafından şekillendirilmesini açıklayan edimsel koşullanma yaklaşımını geliştirdi.
Davranışçılığın temel varsayımlarından biri, davranışların çevresel uyaranlar ve sonuçlarla ilişkili olarak öğrenilebildiğidir. Ödül davranışın tekrarlanma olasılığını artırabilir; ceza ise belirli koşullarda davranışın azalmasına yol açabilir. Burada önemli olan nokta, davranışın “doğuştan ve değişmez” bir özellik olarak görülmek yerine öğrenilebilir ve değiştirilebilir kabul edilmesidir.
Örneğin bir öğrenci derste konuştuğunda öğretmeni onu takdir ediyor ve sınıf arkadaşları da olumlu tepki veriyorsa, öğrenci söz almaya daha yatkın hale gelebilir. Tam tersine, sürekli olarak küçümsenen veya susturulan bir öğrenci zamanla konuşmaktan kaçınmayı öğrenebilir.
Ancak tam burada sosyal faktörler devreye girer: Kimin davranışı ödüllendiriliyor, kimin davranışı cezalandırılıyor ve bu kararları kim veriyor?
Davranışların Öğrenilmesinde Toplumsal Normların Rolü
Toplum yalnızca bireylerin bir arada yaşadığı bir ortam değildir; aynı zamanda hangi davranışların “normal”, “uygun”, “başarılı” veya “ayıp” kabul edileceğini belirleyen normlar üretir.
Çocukluk döneminden itibaren insanlar aileden, okuldan, arkadaş çevresinden ve medyadan çeşitli davranışların sonuçlarını gözlemler. Bir çocuk ağladığında “erkekler ağlamaz” denmesi, yalnızca o anki davranışa yönelik bir yorum değildir. Çocuğa aynı zamanda hangi duygusal davranışların toplumsal olarak kabul edilebilir olduğu konusunda bir mesaj verilir.
Toplumsal cinsiyet açısından düşünüldüğünde davranışçı perspektif oldukça ilginç hale gelir. Çünkü kadınlara ve erkeklere farklı davranışların farklı sonuçlar doğuracağı tekrar tekrar gösterilebilir.
Kız çocuklarının sessiz, uyumlu ve yardımsever olmaları övülürken; erkek çocuklarının cesur, rekabetçi ve bağımsız davranmaları teşvik edilebilir. Bunlar elbette bütün ailelerde veya bütün kültürlerde aynı biçimde yaşanmaz. Ayrıca toplumsal cinsiyet deneyimi sınıf, ırk, etnik köken, engellilik, yaş ve cinsel kimlik gibi faktörlerle kesişebilir.
Dolayısıyla “kadınlar böyledir” veya “erkekler şöyledir” demek yerine, hangi davranışların hangi sosyal çevrede ödüllendirildiğini sormak daha açıklayıcıdır.
Kadınların Deneyimleri: Davranıştan Önce Gelen Sosyal Koşullar
Kadınların sosyal yapıların etkilerini deneyimleme biçimleri birbirinin aynısı değildir. Bununla birlikte toplumsal cinsiyet normlarının davranışlar üzerinde yaratabildiği baskıyı göz ardı etmek de mümkün değildir.
Bir kadın iş yerinde toplantıda sürekli sözünün kesildiğini düşünelim. Zaman içinde daha az konuşmaya başlaması yalnızca “özgüven eksikliği” şeklinde açıklanabilir mi? Davranışçı açıdan bakıldığında, konuşma davranışının sosyal sonuçları incelenmelidir. Eğer konuştuğunda sürekli olarak bölünüyor, fikirleri dikkate alınmıyor veya aynı fikir bir erkek çalışma arkadaşından geldiğinde daha fazla değer görüyorsa, konuşmama davranışının öğrenilmesi şaşırtıcı değildir.
Burada kadınları yalnızca “mağdur” konumuna yerleştirmek de doğru olmaz. Farklı kadınlar aynı yapısal koşullara farklı tepkiler verebilir. Kimi mücadele etmeyi, kimi geri çekilmeyi, kimi mizahı, kimi örgütlenmeyi, kimi ise başka bir çalışma alanına geçmeyi tercih edebilir.
Bu çeşitlilik önemli. Çünkü sosyal yapıların etkisini kabul etmek, bireysel iradeyi tamamen ortadan kaldırmak anlamına gelmez.
Ayrıca kadınların deneyimleri sınıfsal konum ve ırksallaştırma süreçleriyle değişebilir. Orta sınıf bir kadının iş yerindeki deneyimiyle düşük gelirli bir kadının iş güvencesizliği, bakım sorumlulukları ve çalışma koşulları aynı değildir. Dolayısıyla toplumsal cinsiyeti tek başına açıklayıcı değişken olarak ele almak eksik kalabilir.
Erkeklerin Deneyimleri ve Çözüm Odaklı Yaklaşım
Erkeklerin toplumsal normlardan etkilenmediğini düşünmek de büyük bir hata olur. “Güçlü ol”, “duygularını belli etme”, “başarısız olma”, “ailenin sorumluluğunu taşı” gibi beklentiler bazı erkeklerin davranışlarını güçlü biçimde şekillendirebilir.
Örneğin yardım istemenin zayıflık olarak değerlendirildiği bir çevrede büyüyen bir erkek, zorlandığında destek aramaktan kaçınmayı öğrenebilir. Burada davranışçı açıdan bakıldığında destek istememe davranışının arkasındaki sosyal sonuçlara odaklanmak gerekir.
Ancak erkeklerin bu konulara yaklaşımında çözüm üretme isteği de önemli olabilir. İş yerinde cinsiyet eşitsizliği gören bir erkek, yalnızca “bu sistem yanlış” demek yerine toplantılarda kadın çalışma arkadaşlarının sözünün kesilmesini engellemek, işe alım kriterlerini gözden geçirmek veya bakım sorumluluklarını daha adil paylaşmak gibi somut adımlar atabilir.
Fakat bunu bütün erkeklere yüklemek de doğru değildir. Bazı erkekler eşitsizliği fark etmeyebilir, bazıları fark edip değiştirmek isteyebilir, bazıları ise mevcut düzenin kendilerine sağladığı avantajları kaybetmek istemeyebilir.
Bu nedenle çözüm odaklılık, erkeklerin doğasında bulunan bir özellik değil; öğrenilebilen bir davranış biçimi olarak görülmelidir.
Irk ve Etnik Köken: Aynı Davranış Neden Farklı Sonuçlar Doğurabilir?
Davranışçı yaklaşımı ırk ve etnik köken bağlamında ele alırken özellikle dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü burada yalnızca bireyin ne yaptığı değil, toplumun o bireyin davranışını nasıl yorumladığı da önem kazanıyor.
Aynı davranış farklı sosyal gruplardan gelen insanlar tarafından gerçekleştirildiğinde farklı biçimde değerlendirilebilir. Bir kişinin kendini savunması bir ortamda “özgüven”, başka bir ortamda ise “saldırganlık” olarak yorumlanabilir. Bu yorumların tarihsel önyargılarla ilişkili olabileceğini gösteren sosyal psikoloji araştırmaları, davranışların değerlendirilmesinin yalnızca davranışın kendisine bağlı olmadığını ortaya koymaktadır.